Vizyon

Рубль просел надолго

Rəsmi İrəvan iki yol ayrıcında: kimin sifarişinə oynamalı?!….

İran açısından Suudi Arabistan’ın yeni veliahtı

Alman Gizli Servisi BND Cermen İslam’ını piyasaya sürdü!

Milli Mücadele İttihatçıların eseri

Manşet Üstü 11 Nisan 2016
481

İsmail Küçükkılınç: Milli Mücadele İttihatçıların eseri
ismailküçükkaya
Jön Türklük ve Kemalizm Kıskacında İttihadçılık” adlı eseri geçtiğimiz günlerde Ötüken’den çıkan İsmail Küçükkılınç’’a göre Milli Mücadele’yi organize edip gerçekleştirenler İttihatçılardı. Teşkilatın askeri lider olarak görevlendirdiği Mustafa Kemal zamanla siyasi liderliği de ele geçirince “ülkeyi İttihatçılar batırdı, Mustafa Kemal kurtardı” propagandası başlatıldı.

Kitabınız “Jön Türklük ve Kemalizm Kıskacında İttihadçılık”. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne dair yerleşik algılarımızı sarsıyor. Öncelikle şunu sorayım, Jön Türklük ile İTC’yi nasıl ayırıyorsunuz, farkları nedir?

Jön Türklük İstanbul merkezli bir yüksek mektep talebesi-aydın-bürokrat hareketidir. Jön Türkler, devletin kötü idare edildiğini, milletin vaziyetinin kötü olduğunu iddia eden, çözüm olarak da meşrutî idareyi teklif ve müdafaa eden, nerdeyse tüm meseleyi şekilden, yani bir idari rejimden, istibdat idaresinden ibaret gören insanlar yığınıdır. Bu sebeple padişah hem muhalefetlerinin merkezi hem de hedefidir. Kurucuları, mensupları sıkı takip, tutuklama ve sürgün gibi sebeplerle İstanbul’da barınma ve hareketi devam ettirme, yaygınlaştırma imkânına sahip olamadıkları için zaman içinde Paris ve Cenevre gibi yerlerde yoğunlaşarak faaliyet ve mücadeleye devam etmişlerdir. Mısır’da da hatırı sayılır bir Jön Türk bulunmaktaydı. İstanbul’daki tasfiyeden sonra Jön Türklük esasen yurtdışı muhalefet hareketi hüviyetini kazanmış, Paris ve Cenevre gibi yerlerden kılıç salladığı için de tesiri çok zayıf olmuştur. İstisnaları olmakla birlikte Batıcı, seküler, hatta pozitivist ve materyalist inanç ve temayüllere sahip, aşağılık kompleksiyle malül tahsilli Osmanlı vatandaşlarının yer aldığı bir fikir hareketidir. Daha ziyade basın alanında ve yurtdışında faaliyet gösteren Jön Türkler çağın şartları iktizasınca ülke içinden sağlıklı ve zamanında haber alamadıkları için haliyle muhalefetlerinde soyut bir istibdat edebiyatına merkezi bir yer vermeye devam etmek mecburiyetinde kalmışlardır. Ülke içiyle ulaşım ve iletişim imkânlarının zor oluşu da başarısızlıklarının temel sebeplerinden birisiydi.

Oysa İttihadçılık ülkenin en netameli bölgesinde, zaten bölgenin özelliğinin icbar ettiği bir hareketti. Selanik ve Manastır’da kurulan, kurucu ve mensuplarının çoğu zaten bölgenin insanı olan, bölgeyi Osmanlı Devleti’nden ayırmak isteyen farklı dinî-etnik gayrimüslim unsurların ayrılıkçı hareketlerinin bölgeyi yangın yerine çevirdiğini, bu unsurların niyetinin Batılı büyük devletlerin dikkatini bölgeye çekmek ve neticede tatbik edilecek reform plan ve projeleriyle özerklik veya bağımsızlık elde etmek olduğunu gören, böylelikle bölgenin elden gitmesiyle devletin de parçalanacağına hükmeden, probleme somut, eylemli olarak şahit ve müdahil olan bir harekettir. Kısaca İttihadçılık bölgesel bir hareket, Makedonya hareketidir. Meşruti rejim talebi soyut bir özgürlük talebine değil, somut olarak şahit olunan etnik ayrılıkçı hareketlerin önlenmesi için son çare olduğu düşüncesine müstenittir.

Peki, Kemalizm’in İTC ile derdi nedir?

İttihadçılık bir ekip, kadro hareketidir. Talat Paşa’nın reisliği bile çok bariz, baskın değildi. İTC içinde pek çok isim liderin hemen altında adeta lider gibi kuvvet ve yetkiye sahiptir. Mondros Mütarekesi’nden sonra İttihadçı liderlerin bir kısmı yurtdışına çıktı, bir kısmı da Mütareke şartları gereği liderlik yapabilecek durumda değildi, daha doğrusu İttihadçı liderliğiyle temayüz etmiş birinin yeni hareketin başına geçmesi maslahata, daha başka bir tabirle reelpolitiğe muvafık değildi. Mustafa Kemal o esnada üzerinde ittifak edilen en kuvvetli adaydı. Hafif muhalif de olsa tahlifli biri yani İttihadçıydı. Kenarda kalması, cemiyet ve fırka içinde hiç etkin bir pozisyonda bulunmaması gariptir 1919-1922 arası Milli Mücadele’deki en büyük avantajı olmuştur. İttihadçıların Mustafa Kemal’in üzerinde ittifak ettiği husus askerî liderlikti. Çünkü yeni, daha doğrusu 1913-1918 Beka Mücadelesinin devamı niteliğindeki mücadelenin insan kadrosu İttihadçı olduğu gibi silah ve mühimmatı tedarik ve temin edenler de İttihadçı şahıs ve kuruluşlardı. Ancak Mustafa Kemal, İttihadçıların tahminlerinden de zekî idi ve o bu işe girişirken siyasî liderliği de yabana atmıyordu. Kısa sürede şartlar kendisinin siyasî liderliğinin de önünü açtı. Daha evvel ikinci, üçüncü sınıf İttihadçı olarak kenarda kalmış olanlar, konjonktürün artık İTC’nin devamına, daha doğrusu canlanmasına imkân tanımadığını sezdiklerinden-ki İTC zaten kendisini feshetmişti- biraz da yükselmek için Mustafa Kemal’in askerî ve siyasî liderliğini kabul ederek onun yakın çevresine girdiler. Siyasî liderlik haliyle siyasî iddia ve retoriği icap ettirir. Neticede milletin ve memleketin kurtuluşu bir siyasî söylem konusu oldu. Artık İttihadçılar memleketi felakete, milleti de helake sürükleyen, Mustafa Kemal ise onları kurtaran biri olarak lanse edilmeye başlandı. Mustafa Kemal’in siyasî liderliğini tahkim etme yolunda attığı her adım, kendisi haricindeki tüm kahramanların ve unsurların devre dışı kalmasına ya da ehemmiyet ve katkı paylarının tahfif ya da inkarına yol açıyordu. Sadece İttihadçı liderler değil, 1919-1922 arası Millî Mücadele liderleri bile katkılarının tahfif ya da inkâr olunduğuna üstelik idam sehpası tehditleriyle şahit oldular. Kazım Karabekir’in Mustafa Kemal’e tüm yaranma gayret ve niyetine rağmen inanılmaz bir baskıya maruz kalması akıl alır gibi değildir. Mustafa Kemal’in tek adamlığının yani siyasî liderliğinin tahkimi için herkesin geri plana itilmesi gerekiyordu. Belli bir çevrede İstanbul hükümetlerinin hemen hepsinin hain ve Millî Mücadele muhalifi olduğuna da inanılır. Ancak bu da doğru değildir. Öyle hükümetler ve nazırlar vardı ki, Millî Mücadele hükümeti ve nazırı gibi hareket ediyor, Mütareke şartları çerçevesinde yapılabilecek şeyin en iyisini yapmaya gayret sarf ediyorlardı. Damad Ferid Paşa ve Ali Kemal gibi isimlerin hainliği, padişahın da kusura bakılmasın hamakati kadar artık Milli Mücadele yanlısı İstanbul hükümetlerinin hatta Damad Ferid Paşa’nın kabinesindeki Milli Mücadele yanlısı nazırların katkılarının da yazılması gerekmektedir.

İTC’nin 31 Mart Vakası’ndaki rolünü nasıl açıklıyorsunuz? 2.Abdülhamid’i devirirkenki amaçları neydi ayrıca?

Kitabımızdaki en iddialı bölümlerinden birinin 31 Mart Vak’ası olduğunu söyleyebiliriz. 31 Mart İttihadçılara karşı yapılmış bir harekettir. Ancak kabul etmek lazımdır ki bazı subayların şımarıklığı da askerleri yaralamıştır. Bu şımarıklıklara bilahare son verilmiştir. Ancak yine de bu ayaklanma İttihadçıların hiç beklemediği bir vak’a ve travmaydı. Hadise esnasında pek çok namlı İttihadçı canını zor kurtardı. Bu hadiseyi İttihadçıların tertip ettiği iddiasının iftira olduğunu kitabımızda pek çok delille çok net olarak ortaya koyduğumuzu zannediyoruz. İttihadçılar, 31 Mart Vak’ası’nda Abdülhamid’in talimatı ya da iştiraki olduğuna inandılar. Padişahın kendilerini kandırdığına, Meşrutiyet padişahı olma niyet ve davranışlarının yalan olduğuna hükmettiler. Ancak unutulmasın o esnada hem padişahın masumiyetini tespit çok kolay değildi hem de kendisi hayli yalnızdı ve uzun müddet sadarete getirdiği, nimete boğduğu paşalar kendisinin tahttan indirilmesinde herkesten daha heyecanlı ve istekli hareket etmişlerdi. 31 Mart Vak’ası olmasa padişah tahttan indirilmezdi. Çünkü Meşrutiyetin ilan edildiği 23 Temmuz 1908’ten 31 Mart Vak’asının vuku bulduğu 13 Nisan 1909 tarihine kadar İttihadçıların ne padişahı hal’ etme niyeti vardı ne de Abdülhamid’in İttihadçılara muhalefet etme, onlarla didişme niyeti vardı. İttihadçılar, padişahın hırsız ve hafiye olduğuna inandıkları yakın bürokratlarını ve bakanlarını yargı kararı bile olmaksızın işten uzaklaştırmış, tutuklamış, sürgüne göndermiş, hatta mallarını müsadere etmişti. Padişah artık mabeyn başkâtibini bile atayacak kuvvetten mahrum bırakılmıştı. Bu durumda niçin İttihadçılar padişahı hal’ etsinlerdi ki.

İttihadçıların Mason ve Sabetayist oldukları, Yahudilerin etkisinde oldukları, Abdülhamid Filistin’de Yahudilere tek bir karış toprak vermemişken onların Siyonistlerin aleti ve uşağı olarak Filistin topraklarını Siyonistlere peşkeşe çektiği de iddia olunuyor?

Siyonizm uşaklığı ve Filistin topraklarını Yahudilere peşkeş çektikleri iddiaları tartışmasız iftiradır. Ömer Tellioğlu’nun yenilerde yayınlanan doktora tezinde Abdülhamid devrinde Siyonistlere çok sayıda toprak satıldığı ve oraya çok sayıda Siyonistin yerleştiği Osmanlı arşiv vesikalarıyla belirtilmiştir. İTC önde gelenleri içinde birkaç Yahudi bulunmaktaydı ancak onlar karar alma mekanizmasında etkili ve yetkili kişiler değillerdi. Sabetaycı bir veya iki kişidir. En meşhur dönme ve kendi ifadesiyle “dinsiz” olan Cavid Bey de Trablusgarb’ın işgali üzerine “biz Trablusgarb’ı İtalyanlara kolay kolay teslim etmeyiz, boykotaj uygularız, komitacılık yaparız” diyecek kadar da hamiyetli birisidir. Bugünkü İsrail faşizmine bakarak Osmanlı Yahudilerinin Osmanlı Devleti aleyhine faaliyette bulunduğunu söyleyemeyiz; bunu ispatlayan tek bir vesika dahi göstermekte zorlanırız kanaatindeyiz. Bugün Filistinli Müslümanların katlini alkışlarla tasvip eden Türkiye kökenli İsrail Yahudilerine bakarak onların dedelerinin de böyle zalim, insanlıktan bî-nasip, bî-behre insanlar olduğuna hükmetmek adil değildir. Bilakis Selanik’te yoğun olan Yahudiler, bekalarını Osmanlı Devleti’ne bağlamışlardı. Nitekim korktukları başlarına geldi, Yunanlılar Selanik’i aldıklarında çok sayıda Yahudi’yi kesti. İttihadçıların Masonluğu ise çok farklıydı. Onlar Selanik’te Mason localarına hafiye takibinden kurtulmak için giriyorlardı. Nasıl ki İttihadçıların hepsi mason değildiyse, her mason olan İttihadçı da Masonluğa aynı sebeple giriyor değildi. Talat Paşa’nın Türk masonluğunu kurdurup onun üstadı olması ise millî endişelere müstenitti.

İsmail Bey, siz İttihadçılık ve muhacirlik arasında sıkı bir bağ kuruyor, hatta Türk Milleti’nin ve Türkiye’nin bekasını İttihadçıların ve muhacirlerin temin ettiğini yazıyorsunuz. Acaba Anadolu Türklerine haksızlık yapmıyor musunuz?

İttihad ve Terakki, toprak kayıplarının yaşandığı, zulme maruz kalan Müslümanların elde kalan topraklara hicret ve iskânının yoğunlaştığı bir zaman diliminde sahneye çıkmış, 1908-1913 arasında vuku bulan göçlerin de bizatihi içinde yer almış bir cemiyettir. Osmanlı’da kabaca üç bölgeden dört tür muhacir grup mevcuttu. Birinci grup Müslümanlığını Osmanlı’ya borçlu olmayan, Osmanlı Devleti’ne tabi oldukları tarihte de Müslüman olan Kırım Tatarlarıdır. İkinci grup esasen Osmanlı Devleti vasıtasıyla Müslüman olan Kafkasyalı gayriTürk etnik unsurlardır. Üçüncü grup Osmanlının Rumeli’de fethettiği yerlere Anadolu’dan getirtip iskân ettiği etnik Türklerdir. Dördüncü grupsa yine Rumeli’de ama Osmanlı Devleti vasıtasıyla Müslüman olmuş ve Batılılar tarafından Türk diye tesmiye edilen otokton Arnavut, Boşnak gibi gayriTürk etnik unsurlarla etnik menşeileri tartışmalı, Slavca-Bulgarca konuşan ve yine Osmanlı vasıtasıyla Müslüman olan Pomaklardır. Toprak kaybının yaşandığı yerlerdeki Müslümanlar toprak kaybı ve maruz kalınan zulüm yüzünden, elde kalan en yakın toprağa hicret ediyordu. Bu bakımdan Rumeli’nin mühim birer bölgesi olarak Tuna ve Makedonya, hatırı sayılır bir Kırım ve Kafkas muhacirine de ev sahipliği yapmaktaydı. Çok fazla baskıya maruz kalmadıklarını bildiğimiz Boşnaklar bile bilhassa Avusturya Ordusu’nda askerlik yapmamak için hicret ediyorlardı. Önce 1878 ve 1885’te ahalisinin hemen yarısını etnik Türklerin teşkil ettiği Tuna’nın fiilen, sonra da Balkan Harbi’nde Makedonya’nın ve daha da hazini Batı Trakya’nın tamamen kaybını dikkate almadan ne İttihadçılık, ne muhacirlik ne de Türk Milleti’nin ve Türkiye’nin bekası için sağlıklı tespitlerde bulunabiliriz. Bilhassa Tuna bölgesini daha ziyade dikkate almalıyız. Kırım ve Kafkas muhacirlerine vatanlık yapan Tuna, ne hazindir 93 Harbi ile birlikte 5 asırlık sakin ve sahiplerinin de katliamına ve tehcirine sahne oluyordu. Bu bakımdan Anadolu’daki Rumların göçürülmesi ve Ermeni Tehciri’nde isimleri daha ziyade öne çıkan Talat Paşa, Dr.Bahaeddin Şakir ve Celal Bayar’ın Tunalı olması çok ciddî tahlilleri hak etmektedir. Hatta İslamî hususiyetiyle temayüz eden Tatar kökenli, Tuna-Lofça doğumlu bir İttihadçı lider olan Hacı Adil Arda da dikkat çekici bir isimdir. Balkan Harbi’nden sonra kılıç artığı olarak Anadolu’ya ulaşabilen ve esasen Ege’ye iskân edilen Müslümanların tahammülfersa vaziyetlerinin tabii bir neticesi addedilmesi lazım gelen Ege Rumlarının göçürülmesi hadisesinde İzmir’i idare eden iki İttihadçıdan İzmir Valisi Rahmi Bey’in Makedonyalı, İTC İzmir Katib-i Mes’ulü Celal Bayar’ın da Tunalı olması hayli anlamlıdır. Anadolu, Rumeli muhacirleriyle 93 Harbi ertesinde tanışmıştı, ancak Balkan Harbi ertesi vuku bulan Makedonya muhacirleri bambaşka mesajlarla gelmişlerdi. Sıra Anadolu’ya gelecek, Tuna ve Makedonya’da şahit olunan Müslümanlara yönelik kıyım ve tehcir, elde kalan bir avuç toprakta da yaşanacaktı. Kimse kusura bakmasın, şayet Rumeli facialarının çoğunu ya ailesinin ya da bizatihi kendilerinin yaşadığı mezkûr İttihadçılar olmasa Anadolu toprakları gibi bu topraklar üzerinde yaşayan bir avuç kalmış Müslümanın da bekası kolay kolay temin edilemezdi. Anadolu 1240’larda bir işgal ve katliama maruz kalmış, 1400’lerde Anadolu’ya gelen Timur’dan ise bir zulüm görmemişti. Kafkasya’da ve Rumeli’de mezalimin her türlüsüne şahit olmuş, maruz kalmış ailelere mensup İttihadçıların Anadolu ahalisinden daha hassas davrandığını, teyakkuzda bulunduğunu kabul etmemiz sadece tarihî değil aynı zamanda ahlakî bir vecibedir. Bunu söylemekle katıksız, katışıksız bir etnik Türk, Türkmen olan fakirin devletin muvazzaf ve redif asker deposu olan, çoğu zaman haberi bile gelmeyen, mezarı bilinmeyen biçareleri istihfaf ettiği neticesi çıkmaz. Etnik Türkler hem Türk Milleti’ne en büyük girdi sağlayan hem de bu vatan için en fazla can veren bir unsurdur. Ancak vakıayı doğru tespit etmeliyiz. Bugün bu topraklarda yaşıyorsak bunu önce Allah’a sonra da hemen hepsi Rumelili ve Kafkasyalı olan İttihadçılara borçluyuz. Allah, Kur’an ve peygamberden sonra öğrendiği ilk şey türkü söylemek, bozlak okumak olan birinin Anadolu Türkmenlerine, muhacir olmayan yerli Anadolu insanına haksızlık yapması mümkün müdür?

ERMENİLER SIRA BİZDE DİYORLARDI
Ermeni tehciri konusunda İTC’ye nasıl bir yaklaşım sergilemek gerektiğini düşünüyorsunuz?

Az evvel de ifade ettim, Ermeni Tehciri, Kırım, Kafkasya, Mora, Tuna ve Makedonya’da yaşanan katliam ve tehcirler Anadolu’da da yaşanacak korkusuyla vuku bulmuştur. Sağolsun, Ermeniler de bu algıyı kuvvetlendirmek için ellerinden ne geliyorsa yapmışlardır. Mesela Balkan Harbi’nde Bulgar Ordusu saflarında yer alan ev vahşi, en hunhar birliklerden biri, Ermenilerin kahraman kabul ettiği Antranik komutasındaki Makedon Ermeni lejyonuydu. Onlar kısa sürede yaşadığımız hezimete bakıp “artık sıra Ermenistan’da” diye nara atıyorlardı. Ermeni Tehciri’nde meşru müdafaa tezi kanaatimce artık istinat ve müracaat etmekten şiddetle kaçınmamız gereken zayıf bir tezdir. Çünkü eli silah tutmayan yaşlılar, kadınlar ve çocukların bize silahlı bir isyanda bulunup savaşan ordumuzu arkadan vuracağı, ordunun ikmal yerlerini keseceği iddiasıyla tehcirin vuku bulduğu tezi tehcirin vuku bulduğu her yer için geçerli olmayan bir tezdir. Ancak Ermeni nüfusun, ilk imkân ve fırsatta büyük devletlerin de desteğini alarak Hıristiyan unsurların Tuna’da, Makedonya’da yaptıklarının aynısını yapacaklarını yani bir bölgeyi devletten ayırmak için önce elzem olan etnik homojenliği sağlamak için etnik katliama ve tehcire müracaat edeceklerini “tahmin” için kâhin olmak gerekmemektedir. Kaldı ki Batı Trakya örneğinde görüldüğü üzere nüfusunun % 80’ini Türk ve Müslüman olan bir bölge bile bize bırakılmamıştır. Artık Türklerin ve Müslümanların çoğunluğa sahip olmasının bir toprak parçasını elde tutmaya kâfi sebep addedilmediği, buna mukabil Müslüman bir devlette Müslüman unsurlarla birlikte yaşayan gayrimüslim bir unsurun hangi oranda azınlık olursa olsun o topraklarda bağımsızlığa hakkının olduğunun kabul edildiği bir çağda yaşıyorduk. Ermeni komitacıların Rusya safına geçmeleri bu tehdit ve tehlikenin tahakkuk saatinin yaklaştığını ihtar etmiştir. Tehcir İTC ve İttihadçıların işidir ancak tehcirin bir soykırımın kamuflajı olduğu iddiası aşağılık bir iftiradır. Bazı dindar vatandaşlarımızın sol-liberal çevrelerin “soykırım varsa da bunu İttihadçılar yapmıştır, Müslümanları bağlamaz” şeklindeki tuzağına düşmemeleri gerekir. Sol-liberal çevre bir taraftan böyle derken, diğer taraftan “Ermeni Soykırımı Abdülhamid’e kadar uzanır ve sebebi de Müslümanlıktır” demektedir. Tek bir askere dahi inanılmaz bir ihtiyacın duyulduğu savaş esnasında milyonla ifade edilen sayıdaki bir kitleyi kim, ne şekilde, kaç günde katledebilir ki? Soykırım iddiası gibi tehcir esnasında katledildiği söylenen Ermeni sayısı da mahza iftiradır.

Siz gerçek Milli Mücadele’nin 1913-1918 arasında cereyan ettiğini, 1919-1922 arasındaki Millî Mücadele’nin gerçek mücadelenin bir devamı ya da tamamlayıcısı olduğunu iddia ediyorsunuz? Daha evvel pek rastlamadığımız bir tez bu.

Deniz Bey, Kafkas muhacirlerinin büyük çoğunluğu Anadolu ve Rumeli’ye iskân edilmişti. Tuna ve Makedonya kaybedilince oradaki muhacirler de dâhil Müslümanların hemen tamamı Anadolu topraklarına göçtü. Artık Osmanlı Müslümanlarının Anadolu’dan başka gidecek yerleri kalmamıştı. Dikkat edilirse Rumeli’de bizim kaybettiğimiz toprakların tamamı Bosna sayılmazsa daha evvel bize tabi olan gayrimüslim unsurların eline geçmişti. Yani biz büyük bir devletle harp edip mağlup olsak bile o devlete değil, bize tabi olan bir unsura karşı toprak kaybediyoruz. Nüfus ve tabiiyet olgusunun ve mücadelesinin önemine dikkatinizi çekerim. Bir büyük devlet –ki genelde Rusya’dır-bizi hırpalıyor, bunun sonucu olarak bize tabi bir unsur bağımsızlık ya da özerklik kazanıyor, diğer batılı devletler de bu durumu normal karşılıyor. Şayet Ege’de Rum Göçü, Doğu’da da Ermeni Tehciri olmasaydı adım gibi eminim ki ancak Konya Ovası’nda–o da büyük devletlerce lütfedilmek kaydıyla- barınabilirdik. Tabii kaç kişi kalırdık, Erzurum’da pek kurtulan olmazdı da mesela Sivas’ta kaç kişi katliam ve tecavüzden kurtulup da Konya’ya sığınırdı bilemeyiz. Biz şayet 1919-1922 arasındaki Milli Mücadele’de İngiltere, Fransa ve İtalya ile savaşmaya devam edip mağlup olsaydık dahi bu devletlere değil, içimizdeki iki Hıristiyan unsur olan Rum ve Ermenilere karşı toprak kaybedecektik. Ben 1919-1922 arası mücadelenin hangi zorluklarla yapıldığını bilen ve bunun da beka mücadelesinin bir parçası olduğunu kabul eden biriyim, ancak I. Dünya Harbi’ndeki gibi İngiliz, Fransız ve İtalyan ordularıyla savaşmışız gibi bir yaklaşımın da mübalağadan da öte bir şey olduğunu da söylemeliyim. Balkan Harbi’nde kaç yüzbin orduluk bir Balkan İttifakı’na, I.Dünya Harbi’nde de kaç milyonluk bir İtilaf Ordusu’na savaştığımız ortadayken, hepsi de bekamız için elzem, şerefli ve ehemmiyetli olmakla birlikte Maraş, Antep, Urfa ve Adana’daki cihadımızda İngiliz ve Fransızların asker sayısı kıyas kaidelerinin kabul etmeyeceği bir azlıktaydı. 1919-1922 arasında mücadele bir Türk-Yunan Harbi’dir. İtilaf devletlerinin hepsinin bu 3 senelik devrede hep Yunanlıları desteklemediği de artık net olarak bilinmektedir. Kaldı ki bu mücadeleyi başlatan ve sürdürenlerin de İttihadçı kadrolar olduğu artık bugün için tartışmasız kabul edilen bir gerçektir. Sırf Mustafa Kemal’i yüceltmek ve tekleştirmek uğruna bekamızı temin etmiş insanların isim ve ehemmiyetlerinden bahsetmemek artık terk etmemiz gereken bir ayıptır.

İTTİHATÇILIK İSLAMCI BİR HAREKET
Siz İttihadçılık ve Millî Mücadele’de İslamcılığa esaslı bir yer veriyorsunuz.

Balkan Harbi ile milletin ve memleketin bekası arasında bağ kuran en mühim iki isimden biri Talat Paşa diğeri de Mehmed Akif’tir. Safahat dikkatli bir gözle okunduğunda Balkan Harbi ve Çanakkale’nin mühim bir mevki ihraz ettiği görülür. Akif, bu çizgiyi takiple 1919-122 arası mücadeleye de iştirak etmiştir. Akif, Kastamonu’da Nasrullah Camii’ndeki vaazında düşmanın oyununa gelmememiz gerektiğini söyler. Size isterseniz okuyayım. [İsmail Bey, kütüphaneden bir kitap getirdi ve bulduğu sayfadan okumaya devam etti] “Allah rızası için olsun aklımızı başımıza toplayalım. Çünkü böyle düşman hesabına çalışarak elimizde kalan şu bir avuç toprağı da verecek olursak, çekilip gitmek için arka tarafta bir karış yerimiz yoktur. Şimdiye kadar düşmana kaptırdığımız koca koca memleketlerin halkı hicret edecek yer bulabilmişlerdi. Neuzubillah biz öyle bir akıbete mahkûm olursak başımızı sokacak bir delik bulamayız… Rumelinin, İstanbul’un, Aydın vilayetinin Yunanlılar elinde bulunması ne demektir, biliyor musunuz? Oralarda tek bir Müslüman kalmaması demektir. Vaktiyle eski Yunanistan Mora’daki halkın yarısı Rum ise yarısı Müslümandı. Bugün o havalide tek bir dindaşımız kalmamıştır. Bu musalaha[anlaşma] mucibince verilecek memleketlerde de bir müddet sonra aynı hal zuhura gelecektir. Evet, Müslüman ahali katliam ile korkutulacak, hicrete mecbur edilecektir”. Bu sözler Akif’in sadece 1919-1922 arasında değil, 1913-1918 arasında da sahip olduğu görüşlerdir. Bu sebeple Akif’in Rum Göçü ve Ermeni Tehciri aleyhine tek bir sözünü bulamazsınız.

Sizin açınızdan Evren Paşa nasıl bir figürdü?

Enver Paşa, yüksek zekâsı, imanı ve mü’mince bir hayat yaşayışı yanında inanılmaz bir cüret, enerji ve heyecana da sahipti. Trablusgarb’daki İtalyan işgaline karşı mukavemette, Edirne’nin istirdadında (geri alınması) ve hatta Çanakkale Zaferi’nde Enver’in enerjisinin mühim bir tesiri vardır. Balkan Harbi’nde tarihinin en haysiyetsiz, en rezil mağlubiyetini almış bir orduyu 1 sene gibi çok kısa bir sürede 8-9 cephede aynı cesaret ve kahramanlıkla savaşır hale getirmek çok kolay bir şey olmasa gerektir. Zannımca Mustafa Kemal’in 1919-1922 arasında sergilediği görece yüksek performans ve enerjinin kaynağı da Enver’in cüret ve enerjisinin tevlit ettiği korku idi. Mustafa Kemal, biliyordu ki Enver, şartlar gereği yurtdışına çıkmıştır ve bir başarısızlık halinde ülkeye dönecektir. Zaten rol yaparak ya da sükûtu tercih ederek kendisine bağlı gibi görünen pek çok kişinin hakikatte Enver’e bağlı adamlar olduğunun da farkındaydı. Mustafa Kemal’in bilhassa meclisin açılışından sonra askerî liderlik yerine siyasî liderlikle iştigal etmesi, hatta Eskişehir-Kütahya hezimetinin bu duruma bağlanması ister-istemez Enver Paşa’nın isminin tekrar mütedavil olmasına sebep olmuş, bu tedirginlik de Mustafa Kemal’in başkomutanlığı deruhte etmesine yol açmıştır. Bu hususun 1919-1922 arası Millî Mücadele tarihinde teğet geçildiğini söyleyebilirim. Ancak Enver’in heyecan ve enerjisinin kontrol ve doğru yere kanalize edilmesi lazımdı. Onu sağlayan da Talat Paşa idi. Benim tezimde Enver de mühim bir mevki ihraz etmekle birlikte Talat Paşa daha merkezî bir yer alır. Enversiz olmazdı ama Talatsız hiç olmazdı. Şahsî hayat ve mektupları bakımından karşılaştırıldığında da Talat ile Enver’in çok farklı şahsiyetlere sahip olduğu görülür. Enver’in kimi heyecan ve hissiyatı şahsen beni rahatsız etmektedir. İtikat açısından daha yakın olduğum Enver yerine Talat Paşa’ya daha merkezî yer vermem tarihe ve hakikate duyduğum hürmetin tabii neticesidir.

Peki, İTC’ye sizin getirdiğiniz yaklaşımı bir tez olarak tanımlarsak, bu tezi savunan başka eserler/ tarihçiler var mı?

Mutlaka vardır ama naçizane bizim gibi bütünlüklü savunan bir eser, bir tarihçi var mı, inanın bilmiyorum.

İTC konusunda bu yaklaşımınız en nihayetinde toplumun birçok kesiminde yerleşmiş “ana akım” kabullere ters. Eserinize bir itiraz veya tenkit geldi mi şu ana kadar? Tabi işin ehli çevrelerden gelen tepkileri kastediyorum.

Her türlü tenkide açığım. Konuya hâkim olduğumu zannediyorum. Kitap, tek atımlık barutumuz değil. Yüzlerce kaynak, yüzlerce anekdottan çok azını kullanabildik. Çünkü hem tekrara düşmek sıkıntısı mevcuttu hem de sayfa sayısının artmasıyla kitabın okunurluğunun zora girmesi…Ayrıca elimizde mevcut hazine kıymetindeki bazı anektodlara da polemiğe yol açmamak için kitabımızda yer vermedik. Yine tenkidi hak eden pek çok şahsın ismini ve inanılmaz hata ve tahriflerini de zikretmedik. Bazen hakikati söylemek kadar onun ifade ediliş tarzı da mühimdir, hatta kimi zaman usul ve şekil esasın bile önüne geçebilmektedir. Biz hiçbir hakikati setretmeden ama usulü de ihmal etmeden birşeyler yazmaya gayret sarf ettik. Kitaptan belki anlaşılmıyor ama birebir tartışmada tezlerimizi çok iyi müdafaa edebileceğimizi söyleyebiliriz. Mühim olan bakış açısıdır. İlmî olmak kaydıyla hatta en sert tenkide bile müsamaha yaklaşmaktayımç

DENİZ BARAN/karar gazetesi

Yorumlar